EDİRNE Parçalı Bulutlu 10°C   TEKİRDAĞ Açık 9°C   KIRKLARELİ Parçalı Bulutlu 10°C   ÇANAKKALE Açık 10°C 

Cuma Sohbetleri
ÇOCUK,AİLE, OYUN, ŞEHİR ÜZERİNE
13 Ekim 2017 Cuma
  / / TÜM YAZILARI » 

(MADDİ ENSTRÜMANLAR, MANEVİ OLGULAR)

Sevgili Edirneliler!

Bu hafta sizlerle Prof. Dr. Şaban Sağlık ‘ın bir şair ve düşünür olarak gördüğüm Mustafa Karaosmanoğlu beyle yaptığı söyleşinin bazı bölümlerini paylaşmak istiyorum. Özellikle şehir ve çocuklar ile ilgili tespitleri mükemmel. “bir şehrin, maddi enstrümanlarını sağlam manevi olgular üzerine yerleştirmeliyiz.” Cümlesi insanı cidden derin  düşüncelere sevk ediyor. Sözü uzatmadan buyurun efendim;

Soru ; Bir Müslüman şehrine uzaktan bakıldığında ilk görülen camilerdir, daha doğrusu cami minareleridir. Bir Müslüman ailenin evini ise dışarıdan göremezsin (mahremiyet olgusu), ancak sesini dışarıdan duyabilirsin; duyduğun ilk ses(ler) de çocuk sesleridir. Bu durumda bir Müslüman aile, mikro bir şehir oluyor. Şehrin ilk görünen “camisine” karşılık, ailenin ilk varlığı hissedilen “çocuk” olgusu… Bu denkliği doğru buluyor musun? Şayet doğru buluyorsan, biraz daha açar mısın?

Hocam, soruda söylediklerinizi doğru bulmakla beraber bütün bunların üzerine eklenebilecek bir şeylerin olduğunu sanıyorum. Müslüman şehir, maddi olanın da ötesinde selamla başlar, bir emniyete alma biçimi olarak devam eder. Yoksa minareler, işin ziyadesiyle göstergesel tarafında kalırlar, diğer tarafta şehrin sakinlerini ve misafirlerini rahat ettirme güvenlik altına alma gibi bir anlamı vardır Müslüman şehrin. Tabii ki minareler bir sembol olarak önemli insan gözüne ilk sunumu onlar yapıyorlar.

Fakat işin diğer yönüne gelince unutmayalım ki bizim peygamberimiz sadece Müslümanlar indinde emin değildi, Mekke’nin görece hakşinas kâfirleri de onu emin olarak görüyorlardı. Birinin başı derde düştüğünde, rahatlıkla biz bunu Muhammed (s.a.s.)’e havale edelim derdi. Hacerü’l-evsed hadisesini unutmayalım. Yani biz bir şehrin, maddi enstrümanlarını sağlam manevi olgular üzerine yerleştirmeliyiz. İslam şehri, geçmişteki var olan modellemelerde olduğu gibi Hazreti Peygamberin şahsından ve vasıflarından başlamalı, emaneti gerektiği gibi sakınıp saklamasını bilmeli.

Mahremiyet ve çocuk konusuna gelince; çocuk bir inşa meselesidir aslında ve bu inşa evvela annenin kültürel, inançsal ve dilsel evreninden başlar ve oradan kısa zaman içinde aileye taşınır. Ev bir maddi unsur olarak bu yapıyı örter, sakınır; buna evin mahremiyeti de diyebiliriz. Lakin bir çocuğu küçük yaşlarından itibaren alıp onu bir yetişkin hâline getirmek; ondaki insanı manen açığa çıkarmak da demektir. Yani biz burada bir Müslüman’ın çokça karşılaşabileceği bir çapraz geometri ile yüz yüze gelmiş oluyoruz aslında. Yani ev bir taraftan maddi olarak mahremiyeti sağlarken diğer taraftan çocuktan bir insan inşa etme biçimi olarak onu açığa ve dışarıya çağırır. Beşikten döşemeye adım atmayla başlayan ilk çocukluk çağı, ileri evrelerde evden sokağa geçişte de kendini koruyan enstrümanları evden tedarik eder. Elbette sokak evin dışarıya taşmış hâlidir; yani evin bütün bağlantılarıyla, yakınlığıyla, bütün ilişki kurma biçimleriyle, tavır almalarıyla ve yüz yüze gelmeleriyle tanımlayabileceğimiz bir şeydir sokak. Ana kucağından okula varıncaya değin diğer bir deyişle  çocuğun ‘e’ hâlinden ‘ev’ hâline ve oradan da ‘son’ hâline kadar geçen süreçte bütün bu hususların hepsi insani oluşuma bir yatırım olarak sunulur. Çocuğun iç ve dış dünyasını oluşturan bu hususların hepsinin birden, çocukta sese ve anlama tekabül eden tarafı vardır ve insan denen varlığın oluşumunun genel ağırlığı, karakter olarak bu dönemde vücuda gelir.

Soru ; İnternette yayınlanan ama herhangi bir dergi ya da gazetede yayınlanmayan “Yemen Türküsü” adlı bir yazı var. Bu yazıdaki imza da Mustafa Karaosmanoğlu’na ait. Bu yazıyı büyük bir ihtimalle “hatıra” amaçlı yazmışsın. Ancak yazı harika bir “hikâye” olarak da okunabilir. Bu yazıda bir “babaanne” var. Daha doğrusu babaannenin gençlik günlerindeki efsanevi-masalsı hayatı var. Bildiğimiz kadarı ile bu babaanne Mustafa Karaosmanoğlu’nun gerçek babaannesi. Her türlü takdiri hak eden bu babaannenin şahsında sormak istiyorum: Bir ailede babaanne (özellikle senin babaannen gibi olanlar) hangi boşluğu doldururlar?  Günümüz modern şehirlerindeki aileler maalesef babaanneleri ya köylere terk etti ya da huzurevlerine. Babaanneden yoksun büyüyen çocukların geleceklerindeki problem ve boşluklar konusunda ne söylersin?

Günümüzde modernliğin sunumu altında kutsanan çekirdek aile dedikleri bir model var. Baktığımızda modern anlatı, büyükbaba ve babaannenin de yer aldığı geniş aile sistemini dışlıyor. Ortada sürüp giden büyük bir yalan var; rahat yaşamayı huzurlu yaşamaya tercih eden modern büyük anlatı, teorik ve pratik her alanda bizi kandırmayı sürdürüyor. Bize bir şeyler vaat edenler, böylelikle bizden neleri kaçırdıklarını ustalıkla gizlemiş oluyorlar….Çekirdek aile içinde çocuk, tam bir gelişim sağlamadan topluma gönderiliyor. Yaşı gereği önceden çözmesi gereken problemleri geç yaşlarda çözüme kavuşturması icap ettiğinden bu durum çocukta bir anomaliye sebep oluyor…

Soruda bahsettiğiniz yazıya gelirsek eğer; ben Yemen’e, hep bir beklenti hâlinde olan babaannemin gözleriyle baktım, ben Yemen’i hep onun kulağıyla duydum ve onun hissiyatıyla hissettim. O yıllarda babaannem benim için, hayalin ve kurgunun ve dahi gerçeğin çaprazında ne varsa hepsini kapsayan bir hakikati temsil ediyordu….

Çocuğun binlerce yıldır kendini var ettiği sokaklar modern hayat tarzının ve özellikle son dönemde internetin etkisi altında kaybolup gitti. Hâliyle çocuğun arkadaş edinme vasatı da buharlaşmış oldu. Dolayısıyla bir mekân olarak sokak, çocuğun fiziksel, ruhsal ve dolayısıyla kurgusal dünyasından hızla uzaklaştı. İşbu getiriler altında bakarsak eğer geleceğin çocuğu bu günün çocuğuna hiç de benzemeyecek gibi. Pek tabii çocukları birbirine benzemeyen bir dünyanın oyunları nasıl benzeyebilir. Şiirde “bir oyunun çekilip gitmesi/alıp başını sokaklardan” dizeleriyle kastedilen bu olsa gerek. Sanıyorum o günkü duygularım buna yakın duygulardı.

Soru ; Mevlana İdris Zengin, bir yazısında “camilere çocuk parkları ilave edilsin” manasında bir şey söylemişti. Mevlana İdris bu teklifini ise, “Çocuklara camiyi tanıtma ve sevdirme” bağlamında söylemişti. Geçtiğimiz aylarda bu konu yeniden gündeme geldi tartışıldı. Cami ve çocuk ilişkisi bağlamında sizin bu tür tekliflere nasıl baktığınızı merak ediyoruz. Bu konuda sizin aynı zamanda bir şair olarak daha çarpıcı bir öneriniz var mı?

Bence masumiyet birilerinden sakınılanın, o, kimse ona bahşedilmesidir. Yani bir nevi torpilli olmak demektir. Bu bağlamda çocukların masumiyet içermeleri bence Allah’ın onları nice farklı sevmesinden ve de indinde torpilli saymasından kaynaklanır. Yoksa bir şey binlerce yıl masum kalabilir mi? Benim bildiğim kadarıyla Allah en büyük oyun kurucudur, belki de çocukların oyun kurmaları ‘O’nunla sıfat olarak en yakın oldukları yere denk geliyor da onun için. Dolayısıyla has şair ve dost olma niteliğini her daim üzerinde barındıran Mevlana çok doğru söylemiş, bence eksik de bırakmamış tam söylemiş.

Soru ; Cahit Sıtkı Tarancı “Çocukluk” adlı şiirine, “Affan Dede’ye para saydım/Sattı bana çocukluğumu” mısralarıyla başlar. Şair şunu söylemek ister âdeta: Biri bize çocukluk hatıralarımızı, hatta çocukluk eşyalarımızı anlatır ya da hatırlatırsa, bu çok değerli bir şeydir. Yani “çocukluk” değerli bir şeydir. Günümüz çocuklarının geleceğe hatıralar bıraktığına inanıyor musun?

Şöyle bir bakıyorum da acısı olmayan şeyin hatırası olmuyor. Acının bellekle kurduğu ilişki diğer “şey”lerinkine nispeten oldukça derin. Bellek ona verdiği imtiyazı başkasına tanımıyor. Üniversitenin birinci yılındayken bir arkadaşımızın evine gittik; arkadaşımız varlıklı bir ailenin evladı olduğu için buzdolabından çamaşır makinasına, bulaşık makinasından diğer bütün araç gereçlere kadar her eşya, hem lüks ve hem de eksiksiz bir şekilde vardı. Biz misafirlikten dönerken ev arkadaşım olan mimar Hüseyin Deniz iyi ki böyle bir evde oturmuyoruz dedi. Biz niye öyle diyorsun dediğimizde eğer böyle bir evde otursaydık ilerde çocuklarımıza ne anlatabilirdik ki diye ekledi. Aklımda çakılı bir sözdür o. Çocuklar artık oyun icat etmiyorlar, birilerinin onlara sundukları oyunları farklı tabanlarda ve değişkenlik içeren mahallerde oynuyorlar. Her şeyleri birbirlerine benziyor. Aralarındaki fark değişik internet sayfalarına girmenin ötesine taşamıyor. Artık oyun oynamanın da bir gayreti bir meşakkati kalmamış diyebiliriz. Sanıyorum günümüzün çocukları fazla hatıra biriktirmiyorlar. Lakin onların gelecekte meseleye nasıl bakacaklarını tam anlamıyla bilmiyoruz. Buradan ne üretecekler bizim bilgimizin dışında. Bu bizim için büyük bir soru işareti.

 

 

Bu yazı (2227) defa okundu.
FOTO GALERİ
Edirne 2017'ye nasıl girdi?
VİDEO GALERİ
Kaleiçi tarihi konak yangını...
YAZARLAR
Ayhan Tunca
KIRKLARELİ TREN İSTASYONU, ATATÜRK’Ü ANLATIR…
Beyazıt Sansı
ÖĞRETMEN OKULLARIMI GERİ İSTİYORUM!...
İ. Melih Yurduseven
YARIN DA KURTULUŞUMUZU KUTLAYACAĞIZ…
Enver Şengül
TESCİLLİ 613 ESERE SAHİBİZ
Mehmet DENİZ
TAŞERON İŞÇİLERİN ÜCRET, İZİN VE KIDEM TAZMİNATLARI
Kerim YURK
O, KİMSEYE YARANAMADI…
Özge Özkan
NEDEN BU KADAR ÇOK SANAT ETKİNLİĞİ YAPILIYOR?
Gözde Kabasakal
“OYUN OYNAYALIM”
Muammer Oytan
CUMA YAZILARI - 42       
Cuma Sohbetleri
ÇOCUK,AİLE, OYUN, ŞEHİR ÜZERİNE
Gülcan GÖNDÜR
ÜNİVERSİTE MEZUNU OLMAK VE İŞSİZLİK
ÇOK OKUNANLAR

Kış geldi

Nihayet sahibi olacak

Önce frene, radarı geçince bas gaza

Öğrencilere ücretsiz

Edirne de iyi parti coşkusu

Oyunculuktan siyasete yolculuk

Edirne ve Nesebar bu projede

Takla atan minibüste kaç kişi yaralandı?

Amblemli karşılama

9 Kişi tutuklandı

EDİRNE GÜNDEMİ

Yoluna devam ediyor

Başkanın mutlu günü

Deniz çekildi

Apartman yöneticisi oldu

YAZARLAR

SAĞLIK

YAŞAM

EKONOMİ

POLİTİKA

FOTO GALERİ

ANKET
SPOR

GÖRDÜKLERİMİZ DUYDUKLARIMIZ

KÜLTÜR & SANAT

EĞİTİM

VİDEO GALERİ

E - GAZETE
EDİRNE

TEKİRDAĞ

KIRKLARELİ

ÇANAKKALE

TÜRKİYE
KIRKPINAR
DERGİSİ
EDİRNE'Yİ
SEYRET
Reklam

Künye

İletişim

RSS


sanalbasin.com üyesidir